Büyük Şehirden Küçük Şehre Göçenlerin Çalışma Koşulları

Büyük Şehirden Küçük Şehre Göçenlerin Çalışma Koşulları

Sanıyorum en rahat yazabileceğim yazım bu olacak. Zira, yaklaşık 1,5 sene önce doğma büyüme 35 senelik anılarımı sığdırdığım İstanbul’dan ailece göçtük. Elbette birçok şehir küçük sayılmaz, ancak ülkenin hiçbir şehri de (yüzölçümü dışında) İstanbul kadar büyük bir şehir olamaz.

Eğitim-öğretim hayatımı lisans diplomaları ve sertifikalarla doldurup, bir de üzerine kurumsal ve çok uluslu firmalarda referanslar edinerek süslediğimiz yaşantımız, İstanbul’un kaosundan ve karmaşasından kaçma arzusu, biraz da çocuk yetiştirmek için güvenli ortam arayışımızdan mütevellit, daha tekin bir şehire taşınalı 1,5 sene oldu. İlk geldiğim aylarda İstanbul merkezli firmamın Bölge Temsilcisi olarak çalışmaya devam ettiğimden dolayı, şehrin koşullarını, daha doğrusu İstanbul dışındaki koşulları bilmiyordum. Ta ki firmamda bölge için verimli bir ortam sağlanamayıp bu ayağın iptali söz konusu olana dek…

Önce 1-2 ay evde oturup yazın keyfini çıkarttım. Sonra ufak ufak iş arayışına girdim. Malum, tüm şehirlerde “yeteri kadar tecrübe kazanınca İstanbul’a gideceğim” mantığı vardır. Bu hem çalışanlar için, hem de firmalar ve kuruluşlar için geçerlidir. Eh, hal böyleyken de, tam ters istikamette göçmüş İstanbul donanımlı personel iş başvurusu yapınca, denize atılmış ekmeğe koşan balıklar misali aranıp mülakatlara çağırılmaya başladım. Bir iki tanesine gittim, görüştüm. Fakat ücretler hedefimin ve alıştığımın o kadar altındaydı ki, başvuru yaparken daha çok ince eleyip sık dokuma kararı aldım.

Velhasıl, sonunda çağımızın güncel sektörlerinden biri olan dijital reklam ve tasarım işleri ilgimi çekti ve bir ajansta satış pazarlama yöneticisi olarak işe başladım. Çok fiyakalı görünen bir plaza katı, şık insanlar, keyifli ortam vs derken yine aynı sorunla yüz yüze geldim. Başlangıçta pazarlık etmiş olduğum sabit maaş kısmı elbette tek başına beni tatmin etmeyecekti, fakat pirim kısmı yüzümü epey güldürebilirdi, zira kendime ziyadesiyle güveniyordum. Ancak evdeki hesap çarşıya uymadı ve tüm tecrübe ve özgüvenime rağmen sahaya çıkmayıp ofisten saha satış elemanlarını yönetmem istendi. Pirim alacaksam canıma minnet, sıcak soğuk demeden yollarda harap olacağıma (ki trafik İstanbul gibi asla değil), oturup masa başından koordinasyon ve organizasyon yaparım dedim. Ve fakat, yine öyle olamadı. Ajansın bir sistemi yoktu ve önce beraber sistem oturtmaya çalıştık. Ardından randevu alamadıkları ve çabuk demoralize oldukları gerekçesiyle sahacıların değil, benim randevu almam istendi. Buraya kadar yine sorun yok, en sevdiğim şeydir büyük firmaları, holdingleri arayıp, çeşitli strateji ve psikolojik taktikler uygulayarak sekreteryayı aşıp üst yetkililerle görüşmeye çalışmak ve randevu kopartmak. Bayılırım zora. Bunu da seve seve üstlendim, ki bence zaten satışın %50 si randevuyu kopartmak, diğer %50 si de doğru fiyat teklifiyle yürüyebilmektir. İşin benim için sorun olmaya başladığı noktalar şunlardı:

1) İstanbul piyasasında hatırlı müşterilere eli boş gidilmez. Bu konu firmamda şaşkınlıkla karşılandığı gibi, müşterinin bunu rüşvet olarak algılayabileceği bile düşünüldü. Altı üstü iyi bir pastahaneden yaptırılacak bir kutu çikolatadan rüşvet olur mu? Bunu hiçbir zaman bilemeyeceğim.

2) İstanbul piyasasında müşteriyi aldık mı tamamdır denilmez. Müşteri hatırlanmak ister, ilgi ister, arada bir çay-kahve içmek ister. Yoksa küser, başkasıyla iş yapar ve haberiniz bile olmaz. Burada müşteri cepteyse ceptedir, mühim olan müşteri ödeme yapmış mı? Böylece İstanbul dışında sektörel rekabetin henüz tohum aşamasında olduğunu anlamış bulunmaktayız.

3) İstanbul’da personel  hazine gibidir. Kazandırırsa personel kazandırır. Diğer şehirlerde ise personel müstakil ev gibidir, sürekli masraf çıkartır. Yani o gözle bakılıyor. Personel avı da henüz hayat bulmuş değil. Dolayısıyla yediği, içtiği ve yol masrafı sürekli gider olarak gözükür. Bu nedenle sigortalar asgari ücretten yapılır, pirimi düşük ödenir, maaşın kalan kısmı yevmiye usulü elden zarf içinde verilir. İlk kez başıma geldi, pek çoğunuz yaşamış ve yaşıyor olabilirsiniz bunu. Ben şahsen kendimi kötü hissettim.

4) Uyanık patron her yerde uyanıktır. Ancak, iyi iş alternatiflerinin az olduğu şehirlerde, uyanık patron daha da uyanıktır. Öyle ki, pirim sistemini her ay değiştirir. Personelin en az pirim alacağı şekilde yeni düzenlemeler ve oranlar belirler. Eh, bu noktada hepinizin “e, yok artık!” dediğini duyar gibiyim.

5) Satış olayı firmanın Aort damarıdır. Olmazsa olmazıdır. Satış için gerekli tüm koşullar ve alt yapı firma tarafından saha satışçısına sağlanmalıdır. Ancak İstanbul dışında altınıza araç veren, araç bulamazsa taksi parasını veren ama bir şekilde sizi o randevuya yetiştiren yönetim bilinci henüz emekleme çağında. Ben denk gelemedim, ne yazık ki. Umudumu yitirmiş değilim. Daha büyük ve kurumsal firmaların bunun bilincinde ve uygulayıcısı olduğuna inancım hala sürüyor.

6) Fuarlar, tanıtımlar, reklam, şirket içi sosyal organizasyonlar… Bunlar için pek çok firma hala masraf hanesine fazladan yazılacak rakamlar gözüyle baksalar da, pek yakın bir gelecekte tıpkı İstanbul’daki küçük işletmelerin dahi önemsediği bu alanlarda diğer şehirlerdeki firmaların da kaynak yaratmaya başlaması kaçınılmaz olacak.

Tüm bu olumsuzluklar elbette benim kendimden ve çevremdeki tanıdıklarımdan edindiği tecrübelerle sınırlıdır. Ancak, tanıdıklarım da yabana atılmayacak sayıdadır. Peki bu kadar olumsuzluğun yanında, yüzümüzü güldürecek, bize umut verecek hiç mi güzellikleri yok küçük şehirlerin? Var elbette.

Küçük şehirlerde insanlar her zaman daha sıcak kanlı, yardımsever ve hoş sohbettir. Hele ki Ege şehirlerindeyseniz. Trafik her daim açıktır, çok nadir tıkanır ve araç içinde bunalım yaşama olasılığınız oldukça düşüktür. Bürokrasi asla insaniyetin ve iletişimin önüne geçmez. Haklarınızı daima yüksek sesle savunabilirsiniz. Kalabalık ve kalabalık kaynaklı korkular oldukça azdır. Çok az şey sizi paniğe sürükler. Bölgenizi tanıyıp, şehri algıladıktan sonra işiniz çok kolaydır. En güzel yanı da, İstanbul’da unuttuğunuz örf, adet, doğa, yöresellik, Anadolu alışkanlığı, hayvan çeşitliliği ve vicdan size kendini sıklıkla hatırlatır.

Ücret aralığı belki büyük şehirlerdeki kadar yukarılarda seyretmez, ama alım gücünüz daha fazladır. Tarımın, hayvancılığın ve yerel üretimlerin olduğu şehirlerde pek çok gıda ve gıda dışı tüketim maddelerini çok daha uygun rakamlara alabilirsiniz. Mesafeler kısadır ve yakıttan bile tasarruf edersiniz. Konut kiraları ve fiyatları iyi semtlerde dahi İstanbul kadar pahalı değildir. Aç ve açıkta kalmazsınız. Bu nedenle ücret yetersizliği yaşayacakmışsınız hissine kapılsanız dahi, kısa süre sonra bu histen kurtulursunuz.

Şimdilik İstanbul dışındaki iş ve yaşam koşulları ile ilgili aktaracaklarım bu kadar sevgili okurlar. Elbette konu çok daha geniş, ancak bir İstanbul göçmeninin diğer şehirlerde çalışmaya başlarken nelerle karşılaşabileceğine dair sizlere bir mum ışığı yakabildiğimi umuyorum. Tayin dışında, özel sektörde çalışıyor olup da büyük şehri terk etmek düşüncesinde olanlara seslenerek yazıma son veriyorum: Bence olumlu yanları olumsuzluklarını bastırıyor buraların. Durmayın, korkmayın ve çıkın büyük şehirden.

6 votes

Blog Yazarı